Suyun Hikayesi

Dr. Eşref Atabey

Mühendisi ve Tıbbi Jeoloji Uzmanı Dr. Eşref Atabey, yaratıcı gücü sınırsız olan bu vazgeçilmez sıvının günümüz uygarlıkları tarafından nasıl yok edildiğini anlatıyor.

Evrenin öyküsüyle adeta içiçe geçen suyun öyküsünü kitabın yazarı Dr. Eşref Atabey’den dinledik. Kendisine Safety Management Türkiye okurları için merak edilen soruları yönelttik.

 SM Türkiye: Yaşamın borçlu olduğu suyu sizce yeterince tanıyor muyuz?

Dr. Eşref Atabey: Su hakkında şunu biliyoruz ki, suyun tüm canlılar için yaşam kaynağı olduğu, olmaya da devam edeceği, su olmadan asla yaşam olmayacağı gerçeğidir. Evrende şimdiye kadar bilinebilen bütün yaşamsal formlar su sayesinde varlık kazandılar. Tüm canlılar gibi insan da suya her anlamda muhtaçtır. Su, biz insanın var oluşundan beri kullandığımız bir kaynaktır. İlk yerleşik topluluklar su kaynaklarına yakın yerlerde var oldu ve suyun kullanımı bu toplulukları varlık ve yokluk boyutunda etkiledi. Steven Mithen’in belirttiği gibi; ‘’Neolitik devir-      lerden bu yana dünya dindirilemeyen bir susuzluk içinde olmuştur. Bu ihtiyacın karşılanması, antik dünyada sosyal, ekonomik ve siyasal değişimin kilit itici güçlerinden biri olarak antik uygarlıkların hem yükselişinde hem çöküşünde temel bir rol oynamıştır. Bu dindirilemez susuzluk bugün de, belki hiç olmadığı kadar çaresizlik içinde devam etmektedir’’. İnsan vücudunun çocukluk yaşlarda yüzde 68-70’ini; ileri yaşlarda yüzde 60’ını su oluşturur. Sağlıklı beslenen sağlıklı bir kişi günde en az 1,5 litre su içmelidir. Vücut ağırlığının yüzde 15-20 kadar su kaybı olursa sonucu ölümcüldür. Her gün besinlerle ve doğrudan ortalama 2,5 litre suyun vücudumuza almak zorunda olduğumuz hatırlanırsa, içme sularının kalitesinin sağlığımız açısından taşıdığı değer ortaya çıkar. Su, kan gibi herhangi bir muadili olmayan yokluğunda ölüme götüren bir ürün konumundadır. Üzerinde tekel kuranlar herkesi diz çöktürür. Verdiğinde yaşatır, vermediğinde öldürür.

 

SM Türkiye: ‘’Suyun Hikayesi’’ kitabınızda suyu yaşayan bir organizma olarak betimliyorsunuz. Doğuyor, hastalanıyor, ihtiyarlıyor ve ölüyor. Bunu biraz açar mısınız?

Dr. Eşref Atabey:  Aslında bundan kastım, suyun bir canlı olduğunu vücut bulduğunu, yeryüzünde yaşadığını ve sonra da canlılığını kaybettiğidir. Bunu bir bakıma su çevrimiyle de açıklayabiliriz. Su, okyanuslardan su buharı olarak atmosfere yükselir ve bulutları oluşturur. Karalara kar, yağmur olarak düşer ve böylece doğar. Düşen yağmurun büyük kısmı yüzeysel akışla okyanuslara geri döner ve böylece su çevrimi tamamlanır. Su; okyanuslar, buzullar, denizler, akarsular, göller, barajlar, yer altı suları şeklinde yeryüzünde yaşamını sürdürür. Tüm canlılara hayat verir. Yaşar ve yaşatır. Su depolandığı yerde yani yaşadığı yerde bir süre kalır. Örneğin Antarktika’da 20 bin yıl, okyanuslarda 3200 yıl, buzullarda 20 ile 100 yıl, mevsimlik kar olarak 2 ile 6 ay, toprak nemi olarak 1-2 ay, sığ yer altı suyu olarak 100 ile 200 yıl, derindeki yer altı suyu olarak 10 bin yıl, göllerde 50 ile 100 yıl, nehirlerde 2 ile 6 ay, atmosferde 9 gün kalabilir/yaşayabilir. Suyun yaşamı, bu döngü içinde ve insan kaynaklı kirlenmelerle tehlikeye girer. Örneğin suya hayat veren oksijendir. Suyun içindeki oksijen azalırsa ya da yok olursa su hastalanır ve ölür.

 

SM Türkiye: Evrendeki tüm su kaynaklarını düşündüğünüzde sizce şu an hangi evredeyiz?

Dr. Eşref Atabey: Yeryüzünün alanı 510 milyon km2 olup, toplam su miktarı 1,4 milyar km3’tür; bu suyun yaklaşık olarak yüzde 97’sini deniz ve okyanuslardaki tuzlu sular; geriye kalan %3’lük kısım ise tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68,3’ünü buz dağları ve buzullar, yüzde 31,4’ünü yer altı suyu, yüzde 0,4’ünü yüzey suyu oluşturur.  Tatlı yüzey suyu bataklık ve göl suları olup, bataklıklar %11, göller yüzde 87’sidir. Tatlı suyun sadece yüzde 0,4’ü yeryüzünde ve atmosfer içindedir. Bu suyun da yüzde 67,4’ü göllerde, yüzde 12,2’si toprak nemi olarak, yüzde 9,5’i atmosferde, yüzde 8,5’i sulak alanlarda, yüzde 1,6’sı nehirlerde, yüzde 0,8’i bitki ve hayvan bünyesinde bulunur. Atmosferde bulunan su miktarı yaklaşık olarak 13 bin km3’tür. Yüzey tatlı sularının en çok bulunduğu yerler 90.000 km3 ile göllerdir. Bu miktar nehirlerin 40 katı, sulak alanların ise 7 katıdır. Dünyadaki içme sularının yüzde 25-40’ı yer altı sularından sağlar.

 

SM Türkiye: İnsanların suyu bitmek tükenmek bilmez bir varlık olarak görmeleri sizce neye dayanıyor? Bu bir algı sorunu mu? Farkındalık anlamında neler yapılabilir?

Dr. Eşref Atabey: Suyu, insanlar yağan kar ve yağmurların oluşturduğu kaynaklardan bedavaya temin edilen ve hiç tükenmeyecek bir meta olarak görüyor. Suyun da hakkı olduğunu bilmiyoruz.  Su, sadece insanlar için değil, hem bitkilerin hem de hayvanların sağlık ve verimlilikleri açısından da yaşamsal değerdedir. Su kaynakları ekonomik bir şekilde kullanılmalı, mevcut su kaynakları kirletilmemelidir. Suyun bir insan hakkı ve ortak miras olduğunu, suyun da haklarının olduğunu, suyun bize nasıl bir arada yaşayacağımızı öğretebileceğinin farkında olmamız gerekiyor.

Su bir insan hakkıdır: İnsanların ya da toplulukların içme suyuna ve sağlığa erişimini yadsımanın insan haklarının ihlali olduğunu söyler. Bugün dünyada, zengin insanlar ve şirketler istedikleri bütün suya erişim olanağına sahipken, milyonlarca insanın bu olanağı yoktur. Çünkü onlar suyun parasını ödeyemezler ya da suya ulaşamazlar.

Su ortak bir mirastır: Suyun insanlığın gelecek kuşaklara da ait olan ortak bir miras olduğunu söyler. Çünkü su, yaşam ve ekosistem sağlığı için gerekli olup, onun yerini alabilecek başka hiçbir şey yoktur. Su kamusal bir emanet sayılmalı ve kanunlarda ve pratikte bu şekilde korunmalıdır. Suyu satmak için elinde tutanlar var, bir de suya ihtiyaç duyduklarında satın alanlar var!

Suyun da hakları vardır: Suyun insanlar için kullanışlı olmasının dışında onun da hakları olduğunu ve suyun bize olduğu kadar gezegene ve diğer türlere de ait olduğunu kabul eder.

Su bize nasıl bir arada yaşayacağımızı öğretebilir: Mevcut politik ve ekonomik rekabet, sınırsız büyüme, toprağın yağmalanması ve kar için su çerçevesine itiraz edilmemesi durumunda ortaya çıkabilecek potansiyel çatışma tehlikesini kabul eder.

SM Türkiye: Türkiye’deki ve dünyadaki su kaynaklarının genel durumunu değerlendirebilir misiniz?

Dr. Eşref Atabey: Yeryüzünün yüzde 71’i sularla kaplı olmasına karşın bu suların ancak yüzde 3’ü kullanılabilir tatlı sudur. Üstelik bu tatlı suyun yüzde 75’i donmuş halde kutuplarda ve kutuplara yakın bölgelerde bulunmaktadır. İnsanların kullanmak amacıyla ulaşabileceği tatlı sular dünyadaki su miktarının ancak yüzde 1’idir. Bu gerçek göz önüne alınırsa neden tatlı su kaynaklarının korunması gerektiği, mevcut suların dikkatli ve kontrollü kullanılmasının gerekliliği daha iyi anlaşılabilir. Dünyada yaşamını sürdüren 1.8 milyar kişi, ne yazık ki kanalizasyon suları yoluyla ve insan dışkısı ile kirlenmiş su kaynakları kullanmaktadır. Kirlenen içme suyu ile bulaşan hastalıklar sonucu her yıl 500 bin insan hayatını kaybetmektedir.

Dünya’da su kullanan nüfus 1900 yılında 1.6 milyar iken, 2019 da 7,5 milyar olmuştur. Birleşmiş Milletler’in yaptığı araştırmalarda, dünya üzerinde yaşayan 2 milyar insan, ileri derecede su sorunuyla karşı karşıyadır.  Dünya nüfusunun 1/4’ü yani yüzde 25’i sağlıklı içme suyuna ulaşamamaktadır.  2025 yılında dünya nüfusunun 8.3 milyar olacağı ve yaklaşık 2.3 milyar insanın ciddi düzeyde içme suyu sorunu yaşayacağı tahmin edilmektedir.  İçme suyu tüketiminde, 20. yüzyılda 7 kat, son 20 yılda da 2 kat artış kaydedilmiştir.  Görüldüğü üzere su kaynakları üzerindeki nüfus baskısı önemli bir sorundur.  Söz konusu nüfus baskısının diğer bir boyutunu kentsel alanlardaki suya erişim sorunları oluşturur. Tatlı suyun çoğunluğu insanlar tarafından kirletilmiş durumdadır.  Türkiye’de, nüfus artışı, hızlı kentleşme ve sanayileşme faaliyetleri sonucunda suya artan talep ile birlikte, su kaynaklarının etkin olarak kullanımı ve korunması büyük önem kazanmıştır. Türkiye, su kaynakları açısından ve kişi başına düşen miktara göre, su fakiri bir ülke olarak görülmesinin yanı sıra, mevcut su kaynaklarının ülke geneline dağılımı da eşit değildir.

 

SM Türkiye: Göstergeler hızla su fakiri olma yolunda ilerlediğimizi gösteriyor. Acil eylem planımız var mı? Ülke olarak neler yapabiliriz?

Dr. Eşref Atabey: Türkiye’de yıllık ortalama yağış yaklaşık 643 mm/m2 olup, yılda ortalama 501 milyar m3 suya karşılık gelir. Bu suyun 274 milyar m3’ü toprak, deniz, göl, akarsu yüzeyleri ve bitkilerden olan buharlaşmalar yoluyla atmosfere geri dönmekte, 69 milyar m3’lük kısmı yer altı suyunu beslemekte, 158 milyar m3’lük kısmı ise akışa geçerek çeşitli büyüklükleri akarsular vasıtasıyla denizlere ve kapalı havzalardaki göllere boşalmaktadır. Dünya üzerinde eşit dağıtıldığında yılda kişi başına 5000-6000 m3 su düşer. Su kıtlığı eşiğini tanımlamak için “Falkenmark su stres indisi” adını verdikleri bir gösterge geliştirilmiştir. Bu göstergeye göre, bir ülkede kişi başına yıllık su arzı 1700 m3 altında ise o ülkede su kıtlığı var demektir. Türkiye’nin yıllık kullanılabilir 127 milyar m3 su potansiyeline göre, kişi başına düşen yıllık su miktarı 1799,2 m3’dür. Bu değere göre Türkiye su stresi çeken ülkelerin hemen üst sınırında bir su kaynağına sahiptir. TUİK, nüfusun 2030 yılında 100 milyona ulaşacağını öngörmekte; bu durumda, kişi başına düşen su miktarının 1120 m³/yıl olması beklenmektedir. Artan nüfusu, gelişen ekonomisi ve büyüyen kentleriyle Türkiye, “su fakiri” olma yolunda ilerlemektedir. Acil olarak su farkındalığı yaratarak, suyun korunması ve tasarrufu yönünde önlemler almalıyız.

 

SM Türkiye: Suyun kirlenmesine sebep olan insan aktiviteleri neler?

Dr. Eşref Atabey: İhtiyacımız olan suyun büyük bir bölümünü yüzey sularından yani baraj ve göllerden bir kısmını da yer altından sağlamaktayız. Göller ve barajlar, canlı hayatı için gerekli olan önemli tatlı su kaynakları arasında yer almaktadır. Türkiye’de, göl ve baraj suları; sanayi ve zirai amaçlı kullanım ve içme ve kullanma suyunun sağlanması için önemli su kaynaklarıdır. Bundan dolayı göl ve baraj sularının kirlenmesine engel olmak büyük önem taşımaktadır. Türkiye’deki akarsular kadar göller de hızla kirlenmektedir. Sanayi tesislerinin atıksuları ve atıkları ile zirai amaçlı kullanılan gübreler ve zirai mücadele ilaçları, ötrofik karakterdeki göllerin azot-fosfor dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun yanı sıra, özellikle baraj gölleri yağışlar ile taşınan sedimentle dolmaktadır.

Türkiye’nin su kaynaklarının kalitesinin bozulmasının başlıca nedenleri arasında; doğal kaynakların aşırı kullanımı, sanayileşme faaliyetlerinin ve kentleşmenin denetimsiz ve düzensiz oluşu, evsel, sanayi ve tarımsal kaynaklı faaliyetler yer almaktadır. Kaynaklar kirlendikten sonra alınacak önlemler daha zor ve pahalı olmaktadır. Tatlı suyun çoğunluğu insanlar tarafından kirletilmiş durumdadır. Ülkemizde çoğu su kaynakları arsenik, florür, klorür, sülfat, nitrit ve radon gibi element ve bileşiklerle doğal yolla, çok dahası her türlü maden pasa ve atıkları, siyanür bileşikleri, mıcır-taşocağı ve mermer ocakları, çöp atıkları, düzenli depolama alanları, zirai ilaçlama ve gübreleme, jeotermal suların alıcı dere ve nehirlere-tarım alanlarına boşaltılması, kömür santralleri kül atıkları, lağım, kimyasal atıklar, deterjanlar gibi insan aktiviteleri sonucu kirlenmektedir. Kirlenmede yer altı suyun pompalaması, çölleşme ve barajların büyük rolü bulunmaktadır. Kirlenen suyu temizlemek kirlenmesini engellemekten daha pahalıya geliyor. Çünkü kobalt, kurşun, arsenik, cıva, krom vb ağır metallerle kirlenen sular basit arıtma ile temizlenemiyor. İleri derecede biyolojik ve kimyasal arıtma gerekiyor.

Su pompalaması ve kullanımı: 1.4 milyar kişi taze yer altı suyu ve yer üstü suyunu fazlasıyla kullandığı nehir havzalarında yaşar. Nehir ve yer altı sularının gereğinden fazla pompalanması/çekilmesiyle 100’den fazla ülkede çölleşme hızla artar.  Çad Gölü’nün %90’ı artık yok. Batı Afrikada 30 milyon insan tehlikede.  Brezilya’da toprakların 600.000 km2’si çöl. Meksika’da her yıl 250.000 km2 toprak çöle dahil oldu.  Aral Gölü, pamuk sulama faaliyeti sonucu kurumasıyla, çevredeki nüfus göç etti. İran’daki Urmiye Gölü’nün %60’ı kurudu.  Çin’in batısında 24.000 köy çölün genişlemesiyle göç etti.  ABD’nin tahıl ambarı sayılan Ogallala Akiferi kurudu. İtalya Milan Bölgesi’ndeki yer altı suları yüzde 80 azaldı. Türkiye’de Akşehir Gölü, Akgöl, Avlan Gölü kurudu.

Çölleşme: Ormanların azalması toprak aşınmasının ana nedenidir. Ağaç kökleri suyu tutar ve bu şekilde bölgedeki su havzaları korunur. Ağaçlar olmazsa su da olmaz. Suyu tutan ormanlar kesildiği taktirde suyun depolanabileceği bir yer kalmaz. Yağmur yağmaya devam ettikçe de yüzeydeki fazlalıkları süpürür. Şehirlerde geçirgen toprakların yerini betonlar aldı. Çatılar, otoparklar, konutlar. Yağmur yağdığında su toprağa düşmezse, onun yerine sokağa ve kaldırımlara düşerse toprak nemlenemez ve ağaçlar yetişemez

Barajlar: Barajlar ve HES’ler çözümün değil, sorunun parçasıdır. Barajların taşkın önleme, enerji üretimi, tarımsal sulama, içme ve kullanma suyu temini dışında 20 zararlı yönü vardır. Verimli topraklar kamulaştırılarak, yerleşim terk edilir, göç başlar. Tüm tarihi kalıntılar baraj suları altında kalır. Biyolojik oksijen ihtiyacı yeterince olmazsa su kokuşmaya başlar. Ötrifikasyona yol açar, alg patlamaları olur. Barajların set gerisi kısa sürede sedimentle dolar. Metan gazı oluşmaya başlar. Olası depremde vadideki yerleşimler su altında kalabilir. Fazla yağışlarda baraj yıkılmaları olabilir. Suyun toprağa yayılışı ve süzülüşü engellenir. Birçok sulak alan, örneğin göller kurur. Barajlarda suyun buharlaşması yedi kat fazla olur. Barajdaki su kütleleri yazın ısıyı soğurup, kışın ısıyı salarak, yörenin iklimini değiştirir, nemini arttırır, ekolojik dengeyi bozar. Tarımsal sulamada tuzlanma olur. Toprağın (arazilerin) nemlilik oranı düşer. Kuyuları besleyen suyun miktarı düşer. Balıkların üreme yolu, geçişleri engellenir. Birçok balık ve sucul canlı türü yok olur. Suyun kalitesi düşer. Taşınan besin maddeleri barajlarda tutulduğundan delta ve deniz canlılarına besin maddeleri ulaşamaz. Taşkın alanlarındaki kuşlar kaybolur, ıslak alan, orman, tarım arazisi kayıp verir. Türkiye’de 1954-2002 yılları arasında 276 adet, 2002-2017 yılları arasında 451 adet baraj tamamlanmış; planlama, proje ve inşaat aşamasında bulunan 727 adet baraj 2018-2023 yılları arasında tamamlanacak olup, bu sayı 2023 yılında 1454’e yükselecektir.

SM Türkiye: İklim değişikliğinin suya olan etkileri nelerdir?

Dr. Eşref Atabey: İklim değişiklikleri, atmosferdeki sera gazlarının, aynı seraların üstlerinin camla örtülme nedeninde olduğu gibi, cam gibi etki göstererek atmosferdeki ısının atmosfer dışına çıkamaması sonucu oluşan değişikliklerdir. Kışın havaların fazla sıcak ve nemli olması, yazın yüksek sıcakların gecikmesi, yağışların azalması veya ani ve yoğun yağışların olması gibi sonuçlara neden olabilir. Sonuçta kutuplardaki buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, tatlı su kaynaklarının azalması, tarımsal ve hayvansal gıda üretimi koşullarındaki azalma yönündeki değişikliklerin insan ve diğer canlıların yaşamını olumsuz yönde etkileyeceği, hatta etkilediği bir gerçektir.

Bugünün dünyası kirlilik, iklim değişikliği, çölleşme ve biyoçeşitliliğin azalması gibi derin ekolojik sorunları gözle görür hale gelmiştir. İklim değişikliği, çağın en büyük çevresel, sosyal ve ekonomik tehditlerinden biridir. IPCC raporunda açık bir ifadeyle, iklimin ısındığı belirtilir. IPCC Raporu ilk parçası, iklim değişikliğinin gerçek olduğu ve bunun yüzde 95 gibi yüksek bir oranla insan faaliyetleri sonucunda oluştuğu gözler önüne serilir. Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerini derinden yaşayacak ülkelerden biri olarak gözükmektedir. UNDP raporuna göre iklim değişikliği sebebiyle çok büyük kitlesel nüfus hareketleri gerçekleşecek. 2050 yılında deniz seviyesinin yükselmesi, kuraklık, sel ve taşkınlar gibi sebeplerden 200 milyon insan yaşadıkları yerleri terk ederek göç etmek zorunda kalacak.

 

SM Türkiye: Su savaşları çok dillendirilen bir söylem. Siz neler söylersiniz?

Dr. Eşref Atabey: 

Küresel su ihtiyacı, 2050 yılına kadar artması beklenmekte olup, bu da endüstriyel ve yerel sektörlerin artan talebine bağlı olarak mevcut su kullanım seviyesini yüzde 20 ile yüzde 30’un üzerinde bir artışa neden olacağı düşünülmektedir. 2 milyarı aşkın kişi, su stresi olan ülkelerde yaşamaktadır. Son tahminlere göre 31 ülkenin yüzde 25 ile yüzde 70 arasında su stresi yaşadığını belirtilmektedir. Ayrıca, yüzde 70’in üstünde su stresi yaşanan 22 ülke bulunmaktadır. Bunlara ek olarak, yaklaşık 4 milyar kişi yılın en az bir ayında şiddetli su kıtlığı yaşamaktadır. Su talebi arttıkça ve iklim değişikliğinin etkilerinin şiddetlenmesi ile stres seviyeleri artmaya devam edeceği belirtilmiştir. Buna bağlı olarak ülkeler arasında su çatışmaları kaçınılmaz olarak duruyor. Gelecekte su sıkıntılarından korkan birçok ülke, henüz var olan su kaynaklarını ele geçirmek için saldırgan politikalara başvurmaktadır. Gelecek yüzyılın ortasında sadece 30 ülke su alanında kendi kendine yeterli olacaktır.

Türkiye, Suriye, Irak arasında kalan Fırat ve Dicle havzaları, yüzde 50 si tarımla geçinen verimli hilal halkı için çatışma konusudur. 9 ülkeyi geçen Nil Nehri havzası, Mısır, Etiyopya, Sudan arasında, sulama, beslenme, hidroelektrik santral vs. çatışma konusudur.  Libya ‘’Nubia Kumtaşları’’ fosil yer altı suyunu Bingazi’ye taşıma projesi. Çad, Sudan, Nijer ve Mısır kaygıyla izliyor. Macaristan ile Slovakya arasında, Slovakların yapmak istediği bir baraj yüzünden 10 yıl anlaşmazlık yaşadılar. İsrail, Arap çatışmasında su en büyük rolü oynamıştır. 1967’de 6 gün savaşları sonunda İsrail Ürdün’ü işgal etti.  Suriye ve Ürdün, İsrail’i Yermük ve Ürdün ırmaklarını almakla suçladı. Gazze şeridinde kuyulardan aşırı su çekimi, deniz suyunun kuyulara sızmasına neden oldu. Batı Şeria’da Filistinlilere kuyu açmak yasak. ABD ile Meksika arasında Rio Grande Nehri anlaşmazlığı. Hindistan ve Pakistan’ın İndüs Nehri suyunu kullanması uzun süre savaşın eşiğine getirmiştir. Çin Mekong Nehri üzerindeki baraj yüzünden Laos, Kamboçya, Tayland, Vietnam etkilenmiştir.

 

SM Türkiye: Doğal Afetlerdeki su yönetimi nasıl olmalı?

Dr. Eşref Atabey: Afetlerdeki en büyük etkilerden birisi doğal yapının bozulması ile birlikte su kaynaklarının ve şebeke sistemlerinin bozulmasıdır. Yerel yönetimler açısından mevcut yıkımın etkilerini ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir anda, insanların gereksinimlerinin karşılanması çok önemlidir. Bu da ancak sağlam su şebeke ve kanalizasyon sistemleri ile olanaklıdır Afetlerde su yönetimi; afet öncesinde ve sonrasında olmaktadır. Afet öncesindeki su yönetimi, hazırlık evresinde yapılması gereken işlemlerdir. Bu amaçla su kaynaklarının saptanması, alternatif su kaynaklarının belirlenmesi, şehirlerin afet planlarına uygun planlanması, şebeke sistemlerinin afetlere göre planlanması ve sağlam yapılması ana koşuldur. Bununla birlikte senaryolarla yaşanacak afetlerde karşılaşılabilecek sorunların tahmin edilmesi ve bunlara uygun çözüm yollarının belirlenmesi gerekir. Afet sırasında afetzedelere, geçici yerleşime geçinceye kadar kaliteli içme suyu sağlanmalıdır. Bu kapsamda, ılıman mevsimlerde kişi başına günde 3 litre, sıcak mevsimlerde ise kişi başına günde 6 litre güvenli içme suyu verilmelidir. Olabildiğince kısa bir zamanda bu miktarın üzerine çıkılması gerekir. Geçici yerleşimle birlikte ve fazla zaman geçirmeden kişi başına günde 15 ile 40 litre arasında içme ve kullanma suyu temin edilmelidir.

 

SM Türkiye: Suyun korunmasına yönelik bireysel ve kurumsal olarak alınabilecek önlemler nelerdir?

Dr. Eşref Atabey:  Türkiye için su, refah düzeyini artırıcı bir kaynak olarak görülmekte ve kamu kuruluşları öteden beri su kaynaklarının yönetiminde kilit bir rol oynar. Türkiye’nin su politikası, daha çok enerjide dışa bağımlılığı azaltmak, gıda güvenliğini sağlamak, tarımsal üretimi artırmak, kentsel, endüstriyel ve kırsal su talebini karşılamak, ekonomik ve sosyal gelişmede bölgeler arası farklılıkları gidermek gibi başlıklar altında şekillenmiştir. Suyun korunması konusundaki gerekli önlemleri şöyle sıralayabiliriz. Su ihtiyacı yönetimi, su şebekesinde kaçak azaltma, verimli su kullanan araç ve gereçler, suyun ücretlendirmesi ve vergiler, sürdürülebilir planlama, yağmur suyu hasadı, suyun yeniden kullanımı, suya duyarlı kentsel tasarım ve eğitim.

 

 

Safety Management Türkiye dergisini okumak için bize yazabilirsiniz.