Araştırma ve Sürdürülebilirlik Danışmanı Ali Gizer’den İnsan ve Çevre İlişkisi

Araştırma ve Sürdürülebilirlik Danışmanı Ali Gizer:

“Çevreyi ayrı bir başlık olarak görmemeliyiz…”

İnsanın çevre ilişkisi nasıl değişti? İnsanlığın dünya üzerindeki varoluş hikayesi yeniden yazılırken, bizlere en büyük savaşlardan birinin doğaya karşı verildiği öğretildi. Evet, okul kitaplarımızda, ilköğretimden başlayarak hepimiz, “insanın doğa ile mücadelesi” daha sert ve sorumsuz yorumlarda ise “insanın doğa ile savaşı” ifadesi ile karşılaştık. Bize çevrenin bir anlamda düşmanımız olduğu öğretildi.

İnsanlık sadece kendisini doğadan ve çevreden ayrı bir varlık olarak görmekle de kalmadı. Aynı zamanda kendi varoluşunu da ikiye ayırmayı tercih etti. İnsanlığın yaşamı özellikle son ikiyüz yıl içinde ekonomik olan ve olmayan olarak da ikiye ayrıldı. Çalışarak ve ekonomik katma değer üreterek geçirdiği yaşamını ekonomik olan ve bu kapsamın dışında kalan tüm sosyal ve çevre ile ilişkili yaşamını da ekonomik olmayan olarak ayrıştırdı. Fabrikada çalışan erkek “ekonomik değer üreten çalışan” ve evini ve çevreyi korumaya çalışan kadın ise “işsiz” olarak tanımlandı. Dolayısı ile, üretim alanları ayrı bir yer, yaşam alanları ise ayrı bir yer oldu.

Çevrenin ne kadarını koruyacağız?

İnsanlık özellikle son beşyüz yılını, kendisini çevreden soyutlamaya çalışarak geçirdi. Onbeşinci yüzyılın sonlarında yaşayan büyük kaşif (!) Kolomb’un adı ile anılan Kolomb Takası ile insanlık yepyeni bir dünya tanımlaması yapmaya
başladı. Bu yeni tanıma göre, dünyanın bir bölümü doğal kaynakların gerçek sahibi ve kullanıcısı, diğer bölümü ise ne kadar talep edilirse edilsin tedarikçisi konumundaydı. Dünya üzerinde sorgusuz bir kaynak ticareti başlamış oldu. Elbette ticaretten bahsedince, dünyanın kaynakları da ekonomik olanlar ve olmayanlar olarak ayrılmaya başladı. Ekonomik olan kaynakların sürekliliğinden bahsederken, ekonomik olmayanların akıbeti ise hiç sorgulanmayacaktı.

İnsanlık kendisinin – aslında ekonomik insanın – sürekliliği ile ilişkili odluğunu düşündüğü tüm kaynakları ve türleri geliştirmek ve dönüştürmek için yoğun bir çaba içine girdi. İnsanla ilişkisi olmadığı düşünülenler ise doğaya ait olarak gruplandırıldı ve kendi kaderine terkedildi. Yapılan bir hesaplamaya göre, 1970 yılından 2010 yılına kadar geçen kırk yıllık sürede dünya vahşi yaşam nüfusunun %58 azaldığı düşünülmektedir. Aynı dönemde, diğer yaşam formu olarak bizler ise 3.7 milyardan 6.8 milyara çıkarak %100’e yakın bir artış göstermişiz. İnsanlık çevreyi, kendi ekonomik varoluşu ile ilişkili olduğu ölçüde korudu ve kalan kısmının ise – büyük bir yanılgı olarak – kendisi ile ilişkili olmayan romantik bir koruma alanı olarak algıladı. Türlerin çeşitliliğini azalttı, topyekün yokoluşuna neden oldu veya bu yokoluşu izlemekle yetindi. Binmek için bir at, yemek için bazı bitkiler, en fazla büyükbaş veya küçükbaş ayrımında hayvanlar, sevmek için bazı canlılar, gölgesinde oturmak için biraz ağaç, yüzecek kadar mavi bayraklı deniz yeterli olmaya başladı.

İnsan çevreye uyamadı belki ama, çevre insana iyi bir uyum göstererek, gün geçtikçe ısınmaya, dengesizleşmeye ve düşüncesiz davranışlar göstererek, öngörülemez bir hal almaya başladı. Çevre, tam da insan gibi, sinirli, önüne çıkanı ezerek geçen, yıkıcı ve saldırgan bir hal almaya başladı. Esasen, çevrenin davranışlarında insanın etkisi olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Bu da insanın çevrenin bir unsuru olduğunun kanıtıdır. Peki çevre nasıl olacak da bizimle barışık olacak? Elbette ki biz onunla barıştığımız halde, biz insanın çevrenin her şeyiyle bir unsuru olduğunu kabul ettiğimiz halde.

ILO : Çalışanları ve çevreyi korumak aynı şeydir…

ILO World Employment Social Outlook Greening with Jobs (Mayıs 2018) raporunda çevre anlayışımızı topyekün gözden geçirmemiz gerektiği vurgulanmaktadır. Raporun çalışanları ve çevreyi korumak başlığı altında ise iş yaşamının gelişimi, çalışan refahının eşitlikçi dağılımı ve çevre arasındaki ilişki de net bir şekilde ifade edilmektedir.

Buna göre ILO bazı tespit ve önerilerde bulunmaktadır. (1) İklim değişikliği ve diğer çevresel bozulma biçimlerinin, insanların geçim kaynaklarını baltalamakta olduğu, buna karşılık, çalışanları ve ailelerini korumak için etkili ve özel önlemler alınması gerekmektedir. (2) Adil bir gelişim sürecinin yaşanabilmesi için, çeşitli kazanımları ve hizmetleri kapsayan yerel programlar oluşturulmalıdır. Özellikle işsizliğin azaltılması, emeğin yer değiştirme zorunluluğunun ortadan kalkması, daha çevreci sürdürülebilir bir ekonomiye geçişle mümkün olacaktır. (3) Olumsuz çevresel olayların veya yeşil politikaların uygulanmasından kaynaklanan yapısal değişiklikler, hanelerin yaşadığı gelir kaybını telafi edebilecek en önemli çalışmalardır. (4) Çevresel bozulma ve iklim değişikliğine uyum sağlamayı ve olumsuz etkileri azaltmayı desteklemek için ekonomik, sosyal ve çevresel hedefleri birleştiren istihdam programları geliştirilmelidir. (5) Dikkatli bir şekilde tasarlanan ve uygulanan, ekosistem hizmetleri programları, çevre için düşük maliyetli bir koruma sunarken, aynı zamanda hanehalkı gelirlerini de destekleyecektir. (6) Tahminler, finansal aktarımları ve geçişleri (işsizlik yardımları, nakit transferleri, kamu istihdam programları ve ekosistem hizmetleri için ödeme gibi) genişleten, sosyal korumayı güçlendiren ve yeşil yatırımı destekleyen politikaların, finansal olarak uygun olduğunu ve daha yüksek büyüme, istihdam yaratma ve daha adil gelir dağılımı için elverişli olduğunu göstermektedir.

Rapor, dünyada yaşanan geniş ölçekli ve etkili ekonomik krizin aslında bir iklim ve çevre krizi olduğunu gözler önüne sermektedir. İnsanlığın içinde bulunduğu bu krizden çıkmasının yolu ise çevresel düşünme ve hareket etmekten geçmektedir.

Umutlu bir kapanış…

İnsanlık, dünya dışı yaşam alanları arayışına girdiğinden beri, başka bir dünyada nelere ihtiyacı olduğunu sorgulamaya başladı. Yemek haplarımızı ve suyumuzu alarak hiçbir yere gidemeyeceğimizi net olarak öğrenmiş durumdayız. Dünyalı insanlar olarak – düne kadar varlığından dahi bihaber olduğumuz türlerin, mikroorganizmaların – dünyaya alternatif bir yaşam için, bizimle aynı gemide gelmeleri grektiği ortaya çıktı.

Özellikle 2015 yılında BM’nin, iş yaşamını – yani tüm ekonomik aktörleri – sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden sorumlu tutan yaklaşımı ve bu yöndeki çabası, dünya genelinde karşılığını görmeye başladı. Elbette bu girişime ve ortak gelecek anlayışına karşı çıkışlar olduğu düşünülebilir. Ancak bu karşı çıkışların ve çıkanların, bilimsel temelli bir redden ziyade, iyi ve avantajlı bir konuma geçebilmek için, kendilerine zaman kazandıran manevraları olduğunu unutmamak gerekir.

Dünya, çevre ile uyumlu – eşitlikçi ve paylaşımcı – yeşil bir ekonomiye olan inancımız ve bu yöndeki koşulsuz çabamız ile daha yaşanabilir bir gezegen olacaktır. Unutulmamalıdır ki, biz nasılsak çevre de öyle olacaktır. Biz çevre ile savaşırsak o da bizimle savaşacak, biz uyumsuz oldukça o da uyumsuz ve saldırgan olacak. Çevre ve doğa ile uyumlu bir yarını tesis etmeye yönlendiğimiz halde, hala bize kucak açan ve bizi on milyar dahi olsak koruyacak olan bir çevre var olacak.

 

Safety Management Türkiye dergisini okumak için bize yazabilirsiniz.