Gazeteci Gözüyle Sağlık ve Güvenlik Sektörü

İş güvenliği düşüncede başlar

Çetin Ünsalan

Gazeteci

Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD)

Başkan Yardımcısı

 

İş sağlığı ve güvenliği yıllardır Türkiye’nin en çok kanayan ama ne yazık ki sadece kötü bir olay sırasında gündeme gelen, bunun dışında işin uzmanlarının ve ilgililerinin tartıştığı başlıklardan biridir. Gelişmekte olan bir ülke olmanın tüm özelliklerini hayatımıza getiren, çarpıklıklarıyla esasen çalışmak ile faydalı olmak arasındaki ilişkiyi dahi karıştırdığımız bir sistematikten bahsediyoruz.

Elbette yıllar içinde bir gelişim kaydedildi. Ama halen yaşanan olayların sistematik bir biçimde sürmesi kamuoyunu bir iş kazasından çok, iş cinayeti tanımını kullanır hale getirdi. Oysa sadece ölümlü kazalar anında hatırlanması gereken bir olaydan bahsetmiyoruz. Yine de meselenin en can yakıcı hali bu başlıkta çıktığı için öncelikle Türkiye’nin son fotoğrafını paylaşalım.

İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), bu konuda son raporuyla 2019 yılı fotoğrafımızı ortaya koydu. İSİG verilerine göre 2019 yılında en az bin 736 çalışan hayatını kaybetti. Bu rapordaki sadece en az ifadesi bile esasen bir kayıt problemine dikkat çekmesi bakımından önemli. Türkiye’nin iş kazası geçmişindeki en büyük olaylardan ve kamuoyunda ilgi uyandıran meselelerden biri Soma’daki maden kazasıdır. 301 çalışanın hayatını kaybettiği, 2014 yılında başta sosyal medya olmak üzere yükselen infiali hepimiz hatırlıyoruz.

Fakat olayları çok çabuk unutan bir millet olduğumuz için, bunu da kapsayan yıldan itibaren son 6 yılda 11 bin 251 kişi hayatını kaybetti. O dönemki duyarlılığımızı ve serzenişlerimizi hatırlarsak, yakınmaktan başka bir şey yapmadığımız da bu kayıp sayısıyla birlikte net bir biçimde gözler önüne seriliyor. Peki kim suçlu? Bence bu işin tek suçlu tarafı yok. Çalışan da işveren de, kamu yönetimi de, olayın kapatılmasını sağlayan aileler de, unutan kamuoyu da eşit oranda bu problemin aktörleridir.

Tek tek mercek tutalım. Gazeteciliğimin ilk yıllarında 26 sene önce çalıştığım bir dergide iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili bir araştırma dosyası hazırlamıştım. O dönemde röportaj yaptığım dernek başkanının ‘geriye dönük fatura talep eden işverenler var. Ama elbette bunu vermek yasal olarak da vicdanen de uygun değil. Ama vaka bu’ sözlerini hiç unutmadım.

Normal koşullarda insan sağlığıyla mukayese edilmeyecek oranlarda, ama bunu göz ardı etse dahi, tazminatlar nedeniyle yapılacak harcamalarda adı bile geçmeyecek rakamlardan imtina ederek, kaza halinde geriye dönük faturalardan bahsediyordu. Yıllar içinde durum bu kadar vahim olmaktan çıktı. Mesela 10 sene önce çelik sac üreten bir fabrikayı yaptığım ziyarette, fotoğraf çekmek için dahi baretsiz giremediğim üretim birimini de gördüm. Sadece bize özel bir önlem olmadığını nasıl anladım? Esasen size bu bareti mecbur tutan yöneticiden garipsemeden hatların başında kullananlara kadar gördüğünüz manzara sizi ikna etmeye yetiyordu. İş kazasız geçen günlerin büyük bir tabelada gururla nasıl taşındığını, bunu da bölüm şefleriyle çalışanlarının aktardığını, o firmanın da sistematik bir biçimde buna yönelik eğitimler aldırdığı tesislere de şahit oldum.

Yani herkesi bir kefeye koymak mümkün değil. Lakin 2020 yılına geldiğimizde dahi her yıl ortalama aynı oranda canı iş kazasında kaybediyorsak, ölümsüz vakalarda herhangi bir azalma yoksa, bu alanda yapılan eğitimlerden, duyarlı olan işverenlere kadar kimsenin bu işin içinden sıyrılması mümkün değil.

Çünkü bu bilinçlenme yolunda adım atarken, bir yandan da iş yaşamımıza taşeronluğu bir çalışma yöntemi olarak oturtmamız ve bu alandaki firmaların maliyetten başka bir şey düşünmeyen, biraz da hesap sorulmayan halleri, sorunun kronik olarak devam ettiğini bize net biçimde anlatıyor. Peki tek hatalı işveren mi? Hem geçmiş dönemde, hem de bugün iyi uygulayanları tenzih edersek, halen değişmeyen bir çalışan sorumsuzluğu da var. Baretle çalışmayı zulüm görenlerden, inşaat tepelerinde cambazlık yapmayı ustalık zannedenlere çalışan kesimin bu konudaki duyarsızlığı da göz ardı edilemeyecek ağırlıktadır.

Eğitimcilerden iyi uygulama yapan firma ve çalışanlara kadar herkesin kat ettiği yolu gölgede bırakmaktadır. Yakın tarihten bir örnek vereyim. Bundan 3-4 sene önce çalıştığım bir TV kanalında ekonomi programında sıkça işlediğimiz konulardan biriydi iş sağlığı ve güvenliği. Sonra bir gün karşımızdaki tarihi eserde bir restorasyon çalışması başladı. Gözümüzün önünde o güvensiz tahta iskelelerden biri kuruldu ve işçiler üzerinde elenerek cambazlık yapmaya başladılar. Yaptığımız tek hareket neydi biliyor musunuz? Bir muhabirle kameramanı dışarı çıkarıp, haber yapmaya başlayınca, o şantiyenin sorumluları gelip hemen her şeyi düzelteceklerini taahhüt ettiler. Gerçekten de iş durdu; 3-5 gün içinde o iskelenin yerine, nizama uygun bir iskele kuruldu. Baretinden emniyet kemerlerine kadar tüm çalışanlar standart altında çalışır hale geldiler.

Demek ki mümkünmüş. Fakat bu kadar mümkünken, sonuçlarını düşünmeksizin ‘bize bir şey olmaz’ cinsinden yapılan bir uygulamanın getireceği felaketler neden göz ardı edilir. Çünkü sağlıklı çalışma ortamından güvenliğe kadar her şeyin temelindeki gerçek anahtar bilinç ve düşünce sistematiğidir. Bu konuda gerçekten bir bilinçlenme gerçekleştiremezsek, bunun dışında ortaya konulacak göstermelik uygulamaların da, kanunların da, ne yazık ki üzücü olayların da sonuç vermesi mümkün değil.

Çalışan ve işveren tarafında bilinçlenmeyi sağlayacağız; kamu tarafında denetimleri arttıracağız, hukuk tarafında da olay halinde kimsenin gözünün yaşına bakmadan en ağır cezaları vereceğiz. Aksi takdirde sadece Soma ve benzeri olaylara yanar; iki gün sonra da rutin hayatlarımıza döneriz. Bu durumda ölen öldüğüyle, sakat kalan sakatlığıyla, farkında olmadan sağlığını kaybeden de çalışma ortamında kaderiyle baş başa kalır. Aileler mi? Bu kadar kimsenin gerçekten umurunda olmayan bir ortamda da, fakirlik içinde boğuşan aileleri ‘bari kalanlar nefes alsın’ acısı içinde ‘kan parasına’ mahkum ederiz.

 

 

Safety Management Türkiye dergisini okumak için bize yazabilirsiniz.